İBRETLİK BİR HİKAYE / 3

Kansere karşı gülerek direndi ve ölüme yine gülerek gitti..
Mevlüt YÜKSEL
GAZETECİ ARKADAŞIMIZ SİBEL
KALAYCI`YI KAYBETTİK
27 yaşında meme kanserine yakalanan gazeteci Sibel Kalaycı,8 yıldan beri mücadele ettiği hastalığına yenik düşerek, cumartesi gecesi saat:22:00 sıralarında Kartal’daki evinde yaşamın ıyitirdi.Cenazesi ailesi tarafından Trabzon’a götürülen Sibel Kalaycı, Pazartesi günü öğlen namazından sonra Trabzon Merkeze bağlı, doğduğu İncesu Köyü’nde toprağa verilecek.
Yakalandığı kanser hastalığına karşı verdiği inanılmaz mücadele ile tanınan, yazdığı kitaplar ve yazıları ile kanser hastalarına umut Sibel Kalaycı cumartesi gececi Kartal’da bulunan evinde yaşamını yitirdi.Çevresinde çok sevilen ve sürekli gülümsemesi ile bilinen Sibel Kalaycı’nın ölümü tüm tanıyanlarını üzdü.
GAZETECİ KALAYCI TAM 8 SENE
KANSERLE MÜCADELE ETTİ
Sibel Kalaycı dün akşam saat 22:00 sıralarında hayata veda etti. 27 yaşına kadar sağlık muhabirliği yapan bir gazeteci olan ve 8 yıldır kanserle mücadele eden Kalaycı, 34 yaşındaydı.
Kalaycı, yaklaşık 8 yıl önce meme kanseri olduğunu öğrendi. Tedavi sürecinde kendisi gibi gazeteci olan Şahin Doğan ile hayatını birleştirdi. Kalaycı’nın, hastalıkla mücadelede yaşadıklarını, bir kanser hastasının hayattan zevk almasının yollarını ve hastalıkla nasıl barışık olabileceğini anlatan “Kansere Gülümsemek” adlı kitabı büyük ilgi gördü.
Hastalığı ilerleyince malülen emekliye ayrılan Kalaycı, “Sibel’in Günlüğü” ve “Hüzün Mevsiminde Aşk” adlı iki kitap daha yazdı. Kartal’daki evinde dün akşam hayatını kaybeden 35 yaşındaki Sibel Kalaycı, yarın Trabzon’da son yolculuğuna uğurlanacak.
Çernobil faciasından sonra ailesinden yedi kişi kanserden ölen Kalaycı, Çernobil’in sekizinci kurbanı oldu. Babası Nevzat Kalaycı, “Bekliyorduk ama bu kadar erken değil. Bir ay önce internetteki yazısında kendisi de bir gece Azrail’in geldiğini ama Azrail’i daha erken olduğuna ikna edip geri gönderdiğini anlatıyordu. Gülümseyerek, gitti. Çok büyük acı” dedi. Sibel Kalaycı, yarın Trabzon’da son yolculuğuna uğurlanacak.
Sevgili Sibel Kalaycı’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.
SİBEL KALAYCI 13 OCAK’DA YAZDIĞI YAZISINDA
ÖLÜMÜ HİSSETMİŞTİ. İŞTE SİBEL’İN O YAZISI..
Sibel Kalaycı’nın vefatından 13 Ocak 2009′da Gerçek Gündem sitesinde yazdığı yazı sanki ölümü hissettiğinin göstergesiydi…İşte o yazı…
Ölüm meleği çok öfkeliydi!
Ne geçmişte ne de şimdi aynalarla aram pek olmadı.
Sabah uyanır uyanmaz dişlerimi fırçalar, her daim kısacık olan saçlarımı, suyla ıslattığım ellerimle tarar, işe daha fazla geç kalmamak için evden fırlardım. Bu durum,
-Zaten çok güzelim, ne gerek var süslenip püslenmeye düşüncesinden kaynaklanmadığı gibi,
-Çok çirkinim, ne yapsam düzelmem, düşüncesinden de değildi.
İçimdeki serseri ruha söz geçiremediğimdendi…
SARI SARSAR!
Bugün şeytanın bacağını kırdığım günlerden biri oldu. Arada sırada yapıyorum böyle şeyler, bakıveriyorum aynaya. Ama o da ne? Gözlerimin beyazı renk değiştirmiş, sarıya dönüşüvermiş…
Sarı renk feci sarsıyor, irkiliyorum.
-Demek karaciğer yetmezliği başladı, diyorum içimden. Hemen anamla babama soruyorum.
-Ne zamandır böyleyim?
Bir hafta kadar önce başlamış, ama bana söylememişler…
ÖLÜM MELEĞİ NASIL YOKLAR?
Aslında iki haftadır pek iyi değilim. Uzun süredir aldığım hiçbir kemo işe yaramadığı için karaciğerimi saran tümörler büyümüş ve çevre organlara bası yapıyor. Dolayısıyla da ağrı. Ama öyle böyle değil: Geceleri uykudan uyandıran, yatakta kıvrandıran, ağrı kesicilerin pek işe yaramadığı…
Böyle anlarda bir yandan inlerken diğer yandan çaresizlik duygusu sarıyor içimi. Aklıma sık sık, “ölüm, daha mı hayırlı olur” düşüncesi geçiyor içimden. Ama kör şeytan rahat bırakmaz ki insanı…
-Kızım bak terk-i diyar eylersen gıcır gıcır botların, haki renkli montların, bol cepli eteğin ne olacak? Duygusu geçiyor içimden. Kendime değil de, giysilerimi henüz yıpratamadığıma üzülüyorum.
Bu düşünceler belki de korkularımdan kaçış yolumdur! Bilmiyorum. Ama şundan eminim, sanki buralara kazık dikmem gerekiyormuş gibi ölümden korkuyorum.
Yakınlarda, güç bela uykuya dalabildiğim gecelerden birinde kabusumda gördüm ölüm meleğini. Sağ olsun tek başına uyuduğum odamda “Yusuf Yusuf” da yalnız bırakmadı beni!
Azrail pek bir feci öfkeliydi. Sanki,
-Yeter artık, seni almak için kaç kez onca yolu tepiyorum, her defasında, biraz daha zaman istiyorsun, bıktım artık senden” der gibi…
Korkuyorum, hemen lambayı açmak için ayağa kalkıyorum ki, beni fırlatıp yatağıma fırlatıyor. Yeniden lambayı açmaya yöneliyorum. İzin vermiyor. Yine dua ediyorum:
-Allahım, biraz daha yaşamam için bana izin ver, diyorum.
Azrail ortadan kayboluyor. Kalkıp lambayı yakıyorum.
Ohh be, dünya varmış…
Tamam Azrail de bir melek ama ölüm meleği sonuçta, üstelik de çok öfkeli. Galiba çok günahkar olmalıyım!
YENİ BİR UMUT DAHA!
Günceme sararan gözlerimden başlayıp nerelere geldim. Kafam epey karışık olmalı?
Bugün yeni bir kemoya başladım. Tam da, artık kullanabileceğim ilaç kalmamışken. FDA’nın yeni onayladığı Türkiye’de olmayan bir ilaç. Onkoloğum, bir süredir o ilacı kullanabilmem için firma ile görüşmeler yapıyordu. Henüz bir yanıt yok gerçi.
Fakat, bir başka hastaneden çok değerli bir başka doktor, vefat eden hastasının yakınları tarafından kendisine getirtilen o ilaçtan bir kutuyu bana verdi.
(Küçük bir açıklama: Yakınlarını kaybedenler, tedaviye yanıt vermeyenler ilaçlar boşa gitmesin, ihtiyacı olanlar kullansın diye hastanelere iade eder, bu elbette bir zorunluluk değil, vicdani bir karar.)
Bugün ilacı kullanırken artık aramızda olmayan o kadını düşündüm. Onun için de kim bilir nasıl bir umut ışığıydı o ilaç ve kim bilir ne hayalleri vardı yarınlara dair. Belki çocukları da vardı. Ya da sevgilisiyle evlenme hayalleri, işinde yükselme arzusu. Ne bileyim bir ev alma planı ya da güzel bir araba. Gerçi ikinci el ama sağlam bir araba da olabilirdi pekala. Ve şimdi onun için umut olan ilacı ben kullanıyorum. Ama ne yazık ki sadece 21 günlük(yani 1 kürlük)
Bakalım belki ben de ilacı Türkiye’ye getirtebilirim.
MUCİZELERE İNANMAK İSTİYORUM!
Çoğu kez mucizelere inanıyorum. O ilacı bir kürlük de olsa kullanabilmem mucize. Dünya tatlısı doktorlarımın olması, sevgi dolu ailem, dostlarım. Sağ olsunlar, gün boyu telefonlarım hiç susmadı. Sevgi her güçlüğün üstesinden gelen güçlü bir formül gibi.
Şu an da saat 23:00. Karnım, belim ve sırtımın ağrısı çok fazla değil. Oysa sabah yatağımda kıvranıyordum ağrıdan. Bu da bir mucize elbette.
Yarın nasıl olurum bilmiyorum. Ama şu anı yaşıyorum ya bu da bana yetiyor.
SİBEL SON YAZISINDA ADETA VEDA EDER GİBİYDİ
Kelin keli yetmezse?
Hani deseler seni en iyi anlatan özlü sözü bul, ne gerek var ki derim, zaten öyle bir söz var: “Kelin keli yetmezmiş gibi bir de üstüne çıban çıkarmış.”
Nasıl ama?
Zaten çoğu ayrıntılarını bildiğiniz durumumun son dönemini şöyle bir özet geçeyim(önce kelin keli yetmezmiş durumu):
Hani, tümölerim sanki Everest Tepesi ile yarışa girişmişler gibi, büyümüşlerde büyümüşler, büyümüşlerde büyümüşlerdi ya. (Gerçi büyümelerine lafım yok ama hiç olmazsa çevre organlara zarar vermesinler değil mi? Ya da madem zarar veriyorlar, bir tabela assınlar:
“İç organlara verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz.”
Yok ama illa kabalık yapacak edepsiz tümörlerim.
Neyse, bir önceki yazımda karaciğer yetmezliği, böbrek yetmezliği, karında asit birikimi, ağrıların dayanma sınırını aşması ve normal ağrı kesicilerin yetersiz kalması üzerine opioid türevi ağrı kesicilere başlangıç, vb. sorunları biliyorsunuz…
ŞİMDİ SIRA ÇIBAN BÖLÜMÜNDE
Sağ ayağımdaki düşük ayak tuzak nöropatisiyla yaşamaya tam alışmışken bir gece aniden sol bacağım ve ayağımda sanırım infeksiyona bağlı ödem gelişmeye başladı. Bir ara o kadar şiştiler ki kendi çoraplarımı giyemez duruma geldim. Her tarafım löpür löpür selüleit… Iyyk, ne iğrenç görünüm durumları yani.
Anam haliyle bir ikilemde kaldı. Ya bu soğuklarda çıplak ayak kalarak üşüteceğim ya da babamın çoraplarına el koyacağım. Tabi ki fedakar anam(!) bana öncelik tanıdı, sevgili kızı için kocasını feda etti(!)
Bir de bunun bangır bangır bağırtarak inleten ağrı kısmı var ki (Opioidlerin bile işe yaramadığı) o da ayrı bir iğrençlik tabi…
YASAKLANAN SÖZCÜK
Ve bugün hastanedeydim. Sağ olsun ziyaretime gelen tüm dostlar “ooo, Sibel, hasta numarası yapma bize, gayet iyi görünüyorsun” sözleri ile fena gaza gelmiş olmalıyım. Kısa bir süre öncesine kadar,
“ambulans gelmeden sedyeyle beni taşımadan bu evden adım atatam, merdivenlerden inemem” derken bugün, “sorum değil ineriz yaaa” havalarına girdim.
Ama gelin görün ki, hastaneye gitmek için 1. kattaki evimin merdivenlerinden aşağıya bir kolum anamda bir kolum babamda güçlükle başarınca,
“hııımm” dedim, bu işte bir terslik var.
Hastaneye ulaştığımda, daha önceki günlerde asansöre binebilmek için neredeyse birbirini çiğneyecek durumda itiş kakış yaşayan hasta ve yakınları, bu kez beni görünce
“çekilin kenara, hasta için açın asansörün önünü” sözleri
“hııııımmm, evet kesin bir terslik var” düşüncemi pekiştirdi.
Ve bundan böyle, bana, benim dışımda
“Sibel çok iyi görünüyorsun” sözlerini yasakladım…
Bu sözcükleri sadece kendim kullanabilirim. Kullanıyorum da:
Tamam son dönemde iyi görünmüyor olabilirim, nolcak yani? Bu benim halen mükemmel ötesi, harikulade üstün biri olmadığı göstermez. Yaşasın ben; zira Nazım Hikmet’in şiiri bundan sonra bana yol gösterecek:
(1)
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
(2)
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…
1948
SİBEL KALAYCI İÇİN BELGESEL HAZIRLANIYORDU
Sibel Kalaycı’nın ani ölümü gazeteci arkadaşları arasında büyük üzüntü ile karşılandı.Öteyandan Sibel Kalaycı için gazeteci Mevlüt Yüksel ile Yaşar Durukan’ın bir belgesel hazırlığı içinde oldukları öğrenildi.Sibel Kalaycı’nın arkadaşları, talihsiz gazetecinin kansere karşı verdiği örnek mücadelenin bundan sonra da çeşitli şekillerde sürdürüleceğini belirttiler.Kalaycı’nın, kanserli hastalara moral vermek için yazdığı kitapları,tv ve radyodaki konuşmalarının yanında, internet sitesindeki yazıları ile umut olan Sibel Kalaycı’nın yaşamının 30 dakikalık belgesel olması için çalışmaların sürdüğü ifade edildi.